Pedagojik Kavramlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pedagojik Kavramlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2008 Cuma

Psikolojide Araştırma Yöntemleri

Her bilimin kendine özgü bir konusu olduğundan bilimler konularına uygun yöntemleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Nitekim , maddeyi inceleyen fizikle, canlıyı inceleyen biyoloji aynı yöntemleri kullanmazlar. Bunlar gibi , organizmaların davranışlarını inceleyen psikoloji de konusuna uygun yöntemleri kullanır.

A)BETİMSEL YÖNTEMLER

Bu yöntemler bir davranışın , bir olayın , bir ilişkinin betimlenmesini sağlarlar. Betimleme sözlü olabileceğin gibi sayılarla da olabilir. Bu gruba tarama yöntemi (testler , anketler) ,doğal gözlem , görüşme ve vak’a (olgu) incelemesi girer:

1- Tarama yöntemi

Tarama yöntemi; soru listesi , görüşme gibi tekniklerden yararlanarak, belirli özelliklere sahip olan insanları ilgilendiren ya da olayı , o an ki durumuyla saptama amacı güden bir araştırma yoludur. Genellikle bu yöntemle çok sayıda kişiye ulaşmak istenir.

Tarama yöntemi ; öğrenci ve öğretmen sorunlarının saptanmasında , oyların siyasal partilere dağılımının belirlenmesinde , pazar araştırmalarında , kamu oyu yoklamalarında çok kullanılır. Bunun için testlerden ve anketlerden yararlanılır.

Testler :

Test, bireyin yeteneğini , zekasını , kişilik yapısını , başarısını ortaya çıkaran bir ölçer ,bir araçtır.

Test yokuyla bireyleri birbiri ile karşılaştırmak ve değerlendirmek mümkün olmuştur. Örneğin , üniversite giriş sınavlarında uygulanan testler , öğrencilerini başarı durumuna göre sıralar.

Test , psikolojinin önemli araştırma yöntemlerinden birirdir.Günümüzde özellikle eğitim ,endüstri ve psikiyatri de yaygın olarak kullanılır.

Anketler :

Bir konuda düzenlenmiş soruların ilgili kişilere sorarak ya da göndererek bilgi derlemeye anket denir. Anket yönteminden daha çok kişilerin görüşlerini , kanılarını toplamak için yararlanılır. Anketin geçerliliği , soruların iyi hazırlanmış olması kadar anketi cevaplayanların içtenlikli olup olmamalarına bağlıdır.

2- Doğal gözlem

Doğal gözlem, organizmanın içinde bulunduğu fiziksel durumu ve onun bu durum karşısında ki davranışlarını doğal halde incelemektir. Gözlemde gözleyici , duruma ya da olaya herhangi bir müdahalede bulunmaz; varolanı saptamakla yetinir. Psikolojinin hemen her dalında gözlem kullanılır ; çocuk ve hayvan psikolojisi gibi toplumsal psikolojide de gözlemden yararlanılır. Söz gelimi , parmağını kesen bir çocuğu, bir fareyi yakalayan kediyi , bir maçta heyecanlanan kişileri gözleyebiliriz. Duruma ve olaya hiç karışmadan sadece gördüklerimizi betimlemekle bir çok bilgi edinebiliriz.

3- Görüşme

Konuşma ve konuşturma yoluyla bireyin değerlendirmesine görüşme denir. Görüşme bilgi edinmek amacı ile yapıldığı gibi , ruhsal bozuklukların tedavisi için de kullanılır. Psikoloji ve psikiyatrinin önemli araştırma yöntemlerinden biridir. Görüşme yöntemi , görüşmeyi yapan kişiye dayandığından oldukça özel bir yöntemdir.

4- Vak’a (olgu) İncelemesi

Bazı durumlar da bireyi değerlendirmek ya da davranışlarını anlamlandırmak için geçmiş yaşantısını ve çevresini yakından tanımak gerekebilir. O zaman bireyden yaşamı boyunca başından geçen önemli olayların anlatmasını istemek, ilişki kurduğu insanların ona nasıl bir etki de bulunduğunu öğrenmek gerekir. İşte , bireyin geçmişimde yer alan önemli olayları betimsel bir biçimde yansıtan “bireysel öykü” ye vak’a tarihçesi ya da incelemesi denir.

5- İstatistiksel yöntemler

Psikolojik araştırmalardan elde edilen sonuçların bir çoğu sayılar şeklindedir. Ancak sayısal bilgileri elde etmek yeterli değildir. Bilgilerin ne anlama geldiğini ve bunlardan nasıl geçerli sonuçlar çıkarılabileceğini de bilmek gerekir. Bunun için de istatistiksel yöntemlerden yararlanılır.

İstatistik, sayı ile belirtebilen verilerin elde edilmesinde , sınıflandırılmasın da , sunulmasında kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemle önce veriler toplanır ve bir araya getirilir. Daha sonra toplanan veriler sınıflandırılır. Bunu verilerin sunulması izler. Sunma , metin ya da tablolar şeklinde olabileceğin gibi grafikler şeklinde de olabilir.

B) KORELÂSYONEL YÖNTEMLER

Korelasyon , iki dizi puan ya da ölçüm arasında ki karşılıklı ilişki anlamına gelir. başka bir değişle , elde edilen değerler , özellikle , puanlar arasında ki bağıntıyı gösterir. Psikolojide çok kullanılan yöntemlerden biridir. Örneğin, şu soruların cevaplandırılmasın da korelasyon kullanılır: Ölçülebilen beden özellikleri ile karakter arasında nasıl bir ilişki vardır ? Şişman olmakla , başkalarına hakim olma eğilimi arasında bir bağıntı var mıdır ? Okulda alınan üstün notlar zeka derecesine bağlı mıdır ? İçe dönüklülükle sanatkarlık arasında bir ilişki var mıdır ?

Korelasyon büyüklük bakımından 0′ dan +1′ e , gene 0′dan -1′e kadar çıkabilir. Buna göre iki değer arasındaki korelasyon +1,00 ile -1,00 arasında dağılabilir. Söz gelimi , cebir problemlerini çözme ile avcılık arasındaki korelasyon 0′dır. Bu, iki değişken arasında hiç bir korelasyon (bağıntı) olmadığı anlamına gelir. Bunun yanında araştırmalar yüksek ders notları ile zeka derecesi arasındaki korelasyonun orta derecede olduğunu göstermiştir. Çünkü zeka derecesinin dışında çeşitli etkenler sınıfta yüksek not olmaya neden olmaktadır. Farklı korelasyon miktarları 0 ve 1 arasında bir sayı ile belirtildiğinden 0,8 ya da 0,9′luk bir korelasyon yüksek 0,4 ile 0,6 arası orta ve 0,2 ile 0,3 arası düşüktür.

Aralarında bağlantı bulunan iki cinsi verinin ya da değerin değişme yönleri aynı ise korelasyon pozitif , bu ilişki ters yönde ise bu takdirde korelasyon negatif olur.

C) DENEYSEL YÖNTEMLER

Deney yöntemi laboratuar içinde olduğu kadar , laboratuar dışında da kullanılabilir. Dolayısıyla bir deney sırasında , değişik psikoterapi yöntemlerinin etkilerini, bu yöntemleri farklı fakat benzeri duygusal bozukluklara sahip insan grupları üzerinde deneyerek araştırmak mümkündür . Deney yönteminde önemli olan yer değil , mantıktır. Bu böyle olmakla birlikte , bir çok deney özel laboratuarlar da gerçekleştirilir ; bunun da başlıca nedeni , koşulların kontrol edilmesi için özel gereçlerin , bilgisayarların ve başka aygıtların gerekli olmasıdır .

Laboratuarın ayırt edici özelliği , deneyi yapan kişinin , koşulları dikkatle kontrol edebildiği ve değişkenler arasındaki ilişkilerin bulgulanması için ölçümler yapılabildiği bir yer olmasıdır. Değişken , değişik değerlerle ortaya çıkabilen bir şeydir. Örneğin , öğrenme yeteneği ile yaş arasındaki ilişkiyi bulgulamaya yönelik bir deneyde , hem öğrenme yeteneği hem de yaş , değişik değerlere sahip olabilir . Öğrenme yeteneği yaş arttıkça sistematik olarak değiştiği için , bu iki değişken arasında düzenli bir bulgulayabiliriz .

Değişkenler üzerinde tam bir kontrolün sağlanabilmesi , deney yöntemini diğer gözlem yöntemlerinden ayırır. Eğer deneyi yapan kişi öğrenme yeteneğinin , kişinin uyku süresine bağlı olup olmadığını bulgulamaya çalışıyorsa , değişik denek gruplarının geceyi laboratuar da geçirmesi sağlanarak uyku süresi kontrol edilebilir. İki grubun sırasıyla saat 23:00′te ve 01:00′de uyumasına izin verilirken , 3.grub sabah saat 04:00 değin uyanık tutulabilir. Deney yapan kişi , tüm denekleri aynı saatte uyandırıp hepsine aynı öğrenme işini vererek daha fazla uyku uyuyan deneklerin görevin üstesinden daha çabuk gelip gelmediklerini belirleyebilir.

Bu incelemede , farklı uyku süreleri öncel koşullar ; öğrenme performansları ise bu koşulların sonuçlarıdır. Deneğin yaptığından bağımsız olması nedeniyle öncel koşula , bağımsız değişken adı verilmektedir . Öncel koşullar da yer alan değişikliklerden etkilenen değişkene ise bağımlı değişken denilmektedir.

Psikolojide deneyler bir tek denek üzerinde yapılabildiği gibi , iki ya da daha fazla grup üzerinde de yapılabilir. Gruplar oluşturulurken bir yandan aynı özellikte olan deneklerin gruplara alınmasına , öte yandan koşulların bütün denekler için aynı olmasına özen gösterilir. Bu şekilde oluşturulmuş gruplardan birine , sonucunu anlamak istediğimiz “Bağımsız değişken” uygulanır. Öteki grubun içinde bulunduğu koşullar üzerinde ise hiç bir değişiklik yapılmaz. grup deneylerinde üzerinde bağımsız değişkenin uygulandığı gruba “deney grubu” , ötekine de kontrol gurubu denir.

KAYNAKÇALAR

1. ERDEM, Selman, Psikoloji Ders kitabı, Fil Yayınevi, İstanbul, 1999, s( 20-25)

2. ATKİNSON, L. Rita, ATKİNSON, C.Richar, HİLGARD, R. Ernest, Psikolojiye Griş 1, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1995, s(20-21)

3. MORGAN, T.Clifford, Psikolojiye Griş, Hacettepe Üni. Psikoloji Böl. Yay. s(22)

Algılama Süreçleri

Seçici Dikkat (Selective attention)

Dış dünyada olup bitenlerin büyük bir kısmını duyu organlarımız yakalar, ne var ki biz bu enerjilerin farkına varamayız. İnsanoğlu, çevresini seçici bir biçimde algılar. Duyu organlarımızın yakaladığı uyarıcıların ancak bir kısmını seçerek algılarız. Örneğin, şu anda kitap okumayı bırakın ve gözlerinizi kapatın, çevredekini sesleri dinleyin. Uzakta veya yakında farkına vardığınız yeni sesler var mı? Kalbinizin atışını hissedebiliyor musunuz? Ayağınızda çorap var mı, kitap okurken çorabın olduğunun veya olmadığının farkında mıydınız? Oturduğunuz yer yumuşak mı, yoksa sert mi? Bedeninizin durumu nasıl; beliniz, omzunuz, boynunuz rahat mı, yoksa gergin misiniz?

Dış uyarıcıların hepsinin farkında olarak okumaya devam etseydiniz, okuduğunuzdan bir şey anlayamazdınız. Beynimizin giren duyu verileri işleyerek anlamlı bir algı oluşturma kapasitesi son derece sınırlıdır. Bu nedenle beyin belirli değişkenlerin etkisi altında sürekli seçerek algılar. Seçme olayı, algılama olayının en belirgin özelliklerindendir.

Algısal seçimi etkileyen değişkenleri ilki temel grupta toplayabiliriz. Bunlardan ilkini algılanan uyarıcıyla ilgili özellikler, ikincisini de algılayan bireyle ilgili özellikler oluşturur.

Algısal seçimi etkileyen uyarıcı ile ilgili değişkenler: dış dünyadaki uyarıcılar, belirli bazı özelliklerine göre dikkatimizi çeker ve hemen algılanırlar. Bu özelliklerden en başta geleni uyarıcının değişkenliğidir( change in stimulus). Değişiklik gösteren uyarıcı hemen dikkati çeker.

Seçiciliğin temelinde hem duyusal uyum hem de evrimsel yaşam kavgası yer alabilir. Daha önce de söz etmiştik, bir duyu organı belirli tür bir uyarıcıya uzun süre maruz bırakılırsa, duyu organı o uyarıcıya uyum yapar. Uyarıcıda bir değişiklik olduğu zaman, duyu organı hemen farkına varır. Evrimsel yönden, uyarıcı değişkenliğini hemen farkına varmanın önemini kavramak zor değildir. Doğada, hayvanlara gelen tehlike, hareket halinde olan diğer yaratıklardan gelir. Bu nedenle hem avlayan, hem de avlanan hareketlerine dikkat etmek zorundadır. Geçmişte biz insanlar, bazı hayvanlar gibi avcıydık. Kendi karnımızı doyurmak ve çocuklarımızı beslemek ancak iyi avcı olmakla mümkündü.

Dikkatimizi çeken uyarıcı özelliklerinden bir diğeri de uyarıcının büyüklüğüdür. Uyarıcı büyüdükçe dikkatimizi daha çok çeker. Aynı biçimde uyarıcının şiddeti de dikkati etkiler. Parlak renkler, yüksek sesler, şiddetli acı, kuvvetli koku hemen dikkatimizi çeker. Renkli uyarıcılar, renksiz uyarıcılardan daha kolaylıkla dikkatimizi çeker. Renkler arasında da, saf renkler, karışık renklerden daha çok dikkati çeker. Tüm saf renkler arasında da kırmızı ve mavi, sarı ve yeşile göre dikkati daha çok çeker.

Algısal seçimi etkileyen algılayıcıyla ilgili değişkenler: İçinde bulunduğumuz durumla ilgili beklentilerimiz o durumda bulunan uyarıcılara hangisini seçeceğimizi önemli derecede etkiler. İşten dönüp eve gelirken çocukların bizi karşıladıkları köşede “gözümüz onları arar”.

İlgiler, ve o anda içinde bulunulan gereksinimler algısal seçimi etkiler. İstanbul’da aynı sokakta yürüyen iki turistten biri mimarsa evlerin yapı biçimlerine dikkat eder, diğeri kedileri seviyorsa sokak kedilerini gözler. Aynı biçimde, aç olan birey lomantadan gelen kokuları hemen fak eder. Tok olan bunların farkına bile varmaz.

Örgütleme

Algılamayla ile ilgilenen psikologların öğrendikleri ilk şey, algının bir örgütleme olduğudur. Dünyayı rast gele bir araya gelmiş, gelişigüzel nesnelerin dizildiği bir çevre olarak görmeyiz. Bize gelen duyuları derler, toparlar, organize ederek bir anlam veririz. Algı, kendini oluşturan duyusal girdilerin toplamından daha fazla bir anlam ifade eder. Bu gerçeği bir gün algısal psikoloji üzerinde çalışan ilk Alman psikologları, Gestalt kelimesi ile ifade ettiler. Bazı organizasyon kuralları “gestalt ilkeleri” algılamamızı etkiler; bu kurallardan önemli bir kaçını kısaca belirtelim: (Cüceloğlu, S; 121,122,123)

Şekil-Zemin İlişkisi: İnsanların nesne algılamalarındaki başlıca örgütleyici eğilim şekil ve zeminin birbirlerinden ayrılmasına ilişkindir. Bu eğilim, nesnelerin zeminine göre göze çarpması zeminden doğru sivriliyormuş gibi görünmesine neden olur. Resimler, duvarın üzerinde asılıdır, kelimeler de sayfanın üzerinde yer alır. Bu örneklerle şekil, resim ve kelimeler; zemin ise duvar ve sayfadır.

Şekil-zemin ilişkilerinin algılanması, görmenin dışındaki diğer duyum içinde geçerlidir. Bir senfoni dinlerken melodi veya tema şekil olarak algılanır. Akortlar ise zemini oluşturan “Rock” müziğinde gitarist, tekrarlanan akortları zemin olarak kullanır. Bir ölçüde değişikliğe sahip olan şarkı ise ön zemine göre şekildir. (Clifford, S; 266, 267)

Tamamlama (closure):

Algı sürecinde önemli noktalardan biri parça-bütün ilişkisidir. Algıladığımız tüm nesneler uyarımlardan oluşmuştur. Ancak, hiçbir nesne, uyarımların bir toplamı olarak algılanmaz. Algı, duyumların toplamında daha fazla bir anlam ifade eder. Örneğin; bir melodi onu oluşturan tonların toplamından çok farklıdır. Tonların tek tek hiçbir anlamı yoktur. Bunlar ancak bir “bütünlük” oluşturacak biçimde düzenlendiklerinde bir anlam kazanırlar. Nitekim, farklı biçimde düzenlendiklerine aynı tonlar, çok farklı melodiler oluşturabilirler. (Erdem, S; 52)

Benzerlik (similarity): Birbirine benzer birimler bir algısal bütnlük kazanırlar. Kalabalığa baktığımız zaman bazı özelliklerine göre bireyleri gruplarız; yaş benzerliğine göre grupladığımızda çocukları, gençleri, orta yaşlıları ve ihtiyarları görürüz.; cinsel benzerliği kullanarak erkek ve dişi gruplarını algılarız. Aynı topluluğu, giydikleri giysilerin renklerine göre de gruplayabiliriz.

Yakınlık: Zihinde zaman ya da uzay bakımından birbirine yakın bulunan şeyler de gruplanır. Şekil 9-5’te A ve B bölümündeki noktaları saymadığımız zaman bu ilk grupta aynı miktarda nokta bulunmamasına rağmen, A grubundakileri yatay, B grubundakileri ise dikey çizgiler halinde algılarız. Bu türlü görmemizi etkileyen etme, yakınlık ilkesidir. Tıpkı bunun gibi, şekil 9-5 C’ deki çizgileri, soldan sağa doğru olmak üzere üç çift çizgi ve bir tek çizgi olarak gruplandırırız. Bu nedenle bunun aksi yönde, yani sağdan sola doğru, üç çift ve bir tek çizgi olarak görebilmek için ayrıca gayret sarf etmek gerekir. Müzikte ritim gruplamaları da zamanda yakınlığa örnek olarak gösterebilir.

KAYNAKÇA
Baymur Feriha, Genel Psikloji, İnkılap yayınevi, İstanbul, 1994.

Clifford T. Morgan, Psikolojiye Giriş, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü Yayınları, Ankara, !995.

Cüceloğlu Doğan. İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000

Erdem Selman. Psikoloji Ders Kitabı, Fil Yayınevi, İstanbul, 1995.

4 Nisan 2008 Cuma

DUYGUSAL GELİŞİMLE İLGİLİ KAVRAMLAR

DUYGUSAL GELİŞİMLE İLGİLİ KAVRAMLAR

Duygu: Bir şeyin iç dünyamızda uyandırdığı izlenimdir.

Heyecan: Olumlu yada olumsuz çoğunlukla yoğun duyulan ve organizmada gerginlik yaratan duygulardır.

Refleks: Çocuğun dünya ile tanıştığından itibaren kendisine yardımcı olan etmenlerden biridir.

Haz ve Elem: Karşılaşılan durumlar ne derece ihtiyaçları karşılarsa o ölçüde mutluluk ve rahatlık verir. Buna haz denir. İnsanlar, duyguları tatmin edilmediği zaman gerginlik ve mutsuzluk duyarlar. Buna da elem denir.

ETKİ YASASI

ETKİ YASASI

Birey çevresinden gelen bir uyaran tepki yaptığında bu davranımı öğrenir.

Uyaran :Bireye iç yada dış çevreden gelen ,bireyde karşılık verme isteği yaratan etkidir.
Tepki :Bireyin bir uyarana yanıt,karşılık vermesidir.
Davranım :Davranışı oluşturan yalın tepkidir.

Thorndike, önceki araştırmacılar gibi davranışlar ve refleksler arasında ilişki kurmuştur. Önceki çalışmalarında davranışların çevredeki uyarıcılardan dolayı meydana geldiğini söylemiştir Bu görüş uyarıcı –davranış modeli üzerine kuruludur.

Örneğin ;diz reflekssinin beyin dışında gelişen bir olay olduğunu vurgulamıştır. Thorndike, Pavlov’un gittiği yoldan giderek bir uyarıcı karşısında oluşan davranışın gelecekteki davranışları etkilediğini söylemiştir.

Thorndike’ın etki yasasına göre ;eğer bir davranış o çevrede bir doyuma ulaşıyorsa aynı ortamda o davranışın oluşma olasılığı artmaktadır. Thorndike,kedileri kutuların içersine koyarak onların kutu içersinde bulunan yiyeceğe ulaşmalarını gözlemlemiştir. Kediler belli bir süre sonra aynı davranışları tekrar ederek sonunda deneme yanılma yapmadan tek yolla yiyeceğe ulaştıklarını gözlemiştir.

Bu araştırmalarının sonunda Thorndike kendisine ait olan Etki Yasasını geliştirmiştir. Thorndike’ın etki yasasına göre ;eğer bir davranış o çevrede bir doyuma ulaşıyorsa aynı ortamda o davranışın oluşma olasılığı artmaktadır. Bunun tersi oluyorsa yani o davranış doyum getirmeyen bir değişikliğe ulaşıyorsa o davranışın oluşma sıklığı giderek düşmektedir.
Davranışçı yaklaşım insan davranışını tamamen refleksler ,uyarıcı-tepki ilişkisi ve pekiştiricinin etkisi ile açıklamaya çalışmıştır.

Fakat cinsel dürtüler,amaçlar ve hedefler gibi bazı bilişsel ve duyuşsal terimler bunun dışındadır. Watson, farelere küçük bir oyun kutusunu bir yiyecek ödülüyle açmayı öğretebileceğini görmüştür. Basit bir labirent yapıp koridorun sonuna bir yiyecek koydu ve labirentte koşmayı bir kez öğrene farenin diğer seferleri otomatik olarak yaptığını fark etti. İlk defa uyarıyla başlayan öğrenme daha sonra uyarıcısız da gerçekleşti ve davranış bir alışkanlık haline aldı. Watson için en önemli şey,uyarıcı-tepki ikileminin tekrarlanma sıklığıdır. Bireyin bir uyarana yaptığı tepki,onda bir alışkanlık oluşturduğunda öğrenmesi gerçekleşir. Birey ancak yaptığını öğrenir. Yapılamayan yada alışkanlık düzeyine çıkamayan bir uyaran –tepki bağıntısı öğrenilmiş sayılamaz.

Örneğin ;Bir metnin okunması sırasında sayfalardaki simgeler birer uyarandır. Öğrenci bu uyaranlara bakarak okumaya çalışır. Öğrencinin doğru okuması doğru tepki;tersi ise yanlış tepkidir Doğru tepkiler öğrencide yerleştikçe ,okuması da düzgünleşir. Öğrenci ,yeniden aynı simgelerle (uyaranlarla )karşılaştığında ,doğru okuyarak öğrendiğini kanıtlar. Öğrenilenlerin öğrencide yerleşmesi için alıştırma yaptırmak yararlıdır. Alıştırma ,uyaranın ve tepkinin niteliğini değiştirmemesi ,uyaran-tepki bağlantısını pekiştirilmesi için gereklidir. Oysa aynı nitelikte uyaran-tepki yinelemesinin oluşturulması olanaksızdır. Öğretmen ancak öncekilerine benzer uyaran-tepki bağlantıları düzenleyebilir. Bir uyarana ,doğru tepki yapamadığında öğretmenin ,öğrenciye doğru tepkiyi bulması için kılavuzluk etmesi yararlıdır. Watson ,eğitim,duygusal tepki gelişimi ve alkol yada uyuşturucu kullanımının insan davranışlarına etkisi gibi birtakım insan problemlerini ele almıştır. Psikolojik rahatsızlıkların daha sonradan anormal olarak tanımlanabilecek tesadüfi olumsuz öğrenmenin sebep olduğunu çarpık alışkınlıklardan kaynaklandığına inanmaktadır.

Watson,küçük bebek(Albert-11 aylık),ani yüksek sesler dışında hiçbir şeye karşı korku ya da fobi göstermemiştir. Örneğin Watson bir beyaz tavşanı Albert’ın kucağına koyduğunda bebek hiç korkmadan tavşanla oynamaya başlamıştır. Bir başka deneyde Watson tavşanı Albert’ın başına koymuş ve Watson!un asistanı bebeğin arkasında başına yakın bir yerde metal bir çubuğu bir başka metale vararak şiddetli sesler çıkarmış,bir hafta sonra aynı eylem tekrar edilmiştir. Daha sonra Albert’e tavşan gösterildiğinde heyecan ve korku gözlemlenmiş,hatta Albert’e herhangi bir kürklü nesne gösterildiğinde de bebekte korku gözlemlemiştir. Watson bu delili davranış temelli fobilerde kullanmıştır. davranışların kalıtımsal olmayıp insanın çocukluğundan beri çevresindeki belli uyarıcılarla belli tepkilerin birleşmesi sonucu U-T bağlarının birbiri üzerine şartlanma yoluyla inşa edilmesi sonucunda geliştiği görüşünü savunur.

Guthrie’nin önerdiği sistem ise birçok yönden Pavlov ve Thorndike tarafından geliştirilen görüşlere de benzerse de ,bazı yönlerden kendine özgü nitelikler gösterir .Guthrie’ye göre çağrımsal U-T bağlarının kuruluşunu tek yasası işaret ve tepki bitişikliğidir. Bir dış uyarıcı organizmada bir takım davranımları uyarır. Bu davranımlar da organizma için yeni uyarıcılar meydana getirir. Gerçek çağrışım bitişik olaylar arsında kurulur.

Guthrie,diğer kuramcılar gibi öğrenmenin sonuçlarıyla ilgilenmez,sonuç ne olursa olsun organizmada hareket tepkilerine önem verir. Guthrie’nin ödül ,motivasyon ve pekiştirme konusundaki fikirleri de şöyle özetlenebilir. Güdüler bir amaca ulaşıncaya kadar organizmayı hareket halinde tutan uyarıcıları sağlar. Ödül,öğrenmeye ,çağrımsal mekanik bir düzen dışında hiçbir katkıda bulunmaz. Ödülün öğrenmeye dolaylı bir etkisi vardır. Ceza ,kaçma ve kaçınma tepkilerinin öğrenilmesinde etkilidir . Guthrie’ye göre öğrenmeye yön veren en önemli etmen ,”hazır oluş”tur. davranışçı açısından hazır oluş ,kaslarda meydana gelen bir gerilimdir.

Uyaran –Tepki kuramının özel kuralları şunlardır:
1)Uyaran tepki yapma öğrencinin isteğine bağlıdır. Öğrenci tepki yapmaya gönüllü olmalıdır.
2)Bir öğrenim görevinin uyaranlarını düzenlemesi bunlara öğrencide tepki yaratmak ,öğrenmeyi uzatır. Öğrenme belli bir süre ister.
3)Öğrencinin ilk yaşlarındaki öğrenmesi çoğu kez uyaran –tepki bağı oluşturmaya dayanır.
4)Uyaran-tepki bağı sözel (simgesel)öğrenme de ve becerilerin öğrenilmesinde etkili olabilir.
5)Öğrencinin bir uyarana tepki yapması ,öğrenciyi etkin kılabilir.

KAYNAKLAR
1)Eğitim psikolojisi,Cavit Binbaşıoğlu 9.Basım 1995
2)Eğitim psikolojisi Prof Dr. İbrahim Ethem başaran
5.Basım 1998 3)Eğitim psikolojisi Gelişim ve Öğrenme Ziya Selçuk
Nobel Yayın Dağıtım Ankara 1999
4)Gelişim ve Öğrenme ders kitabı

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

• Gözden geçirilmiş öğrenilmiş çaresizlik modelinde, çaresizlik belirtilerinin süreğen olması durumunda süreğen (chronic) terimi yerine “değişmez” (stable) ve kısa süreli olması durumunda da “değişebilir” (unstable) terimlerinin kullanılması daha uygun görülmektedir. Abramson, Seligman ve Teasdale (1978) çaresizlikte değişmez faktörlerin daha uzun süreli olduğunu ve tekrar edici (recurrent) özellik gösterdiğini değişebilir faktörlerin ise daha kısa süreli olduğunu ve geçici özellikler gösterdiğini belirtmektedirler.

Örneğin, olumsuz bir olaya maruz kaldığında bireyin bu durumu
(a) kontrol edecek yetenekten yoksun olma (içsel-değişmez faktör)
(b) çaba göstermeme (içsel-değişebilir faktör)
(c) maruz kalınan durumu kontrol etmenin zorluğu (dışsal-değişebilir faktör) veya
(d) şans ya da kader (dışsal-değişebilir faktör) durumlarından herhangi birisiyle açıklaması mümkün olur.

• Abramson, Seligman ve Teasdale (1978) çaresizlik belirtileri gösterme konusunda bireysel farklar olduğunu belirtmişler ve olumsuz bir duruma maruz kaldığında bu durumu içsel, değişmez ve genel bir nedensel yükleme biçimiyle açıklayan bireylerin tam tersi bir nedensel açıklama yapan bireylere göre daha çok çaresizlik belirtileri gösterdiklerini iddia etmişlerdir. Araştırmacılara göre bu bireyler olumlu durumlarda ise tam aksine dışsal, değişebilir ve duruma özel bir nedensel yükleme biçimini kullanmaktadırlar.

• Özet olarak, gözden geçirilmiş öğrenilmiş çaresizlik modeline göre (Abramson, Seligman ve Teasdale 1978) davranış-sonuç arasındaki kontrol yokluğunu içsel, değişmez ve genel bir nedensel yükleme biçimiyle açıklamayı alışkanlık haline getirmek, yaşamın bir çok alanında daha uzun süreli çaresizlik yaşantılarına neden olmaktadır.

• Öğrenilmiş çaresizlik modelinin nedensel yükleme modeline dönüşmesini izleyen yıllarda Peterson ve Seligman (1984) yükleme biçimi (attributional style) yerine çaresiz açıklama biçimi (helpless explanatory style) terimini kullanmaya başlamışlardır. Açıklama biçimi, bireyin özellikle olumsuz durumlara yönelik tepkilerini etkileyen bir bireysel özellik olarak ele alınmıştır.

• Heider (1958) ve Weiner’in (1974) çalışmaları sonucu ortaya çıkan yükleme kuramına göre birey, dış dünyayı bir nedensellik düşüncesi içinde algılamakta ve davranışları, bir neden-sonuç ilişkisi içinde ele almaktadır. Yükleme kuramı, bireyin davranışını iki nedensel kaynaktan birisine; kendisine veya dışsal etmenlere yüklediğini belirtmektedir. Öğrenilmiş çaresizlik kuramının bir nedensel yükleme kuramına dönüştürülmesinden sonra (Abramson, Seligman ve Teasdale 1978) öğrenilmiş çaresizlik kuramı, bireyin, bir kontrolsuzluk durumuna maruz kaldığı zaman bu duruma nedensel bir açıklama getirdiğini iddia etmekte, bu nedensel açıklamanın biçiminin de bireylerde çaresizlik belirtilerinin ortaya çıkıp çıkmamasına neden olduğu belirtilmektedir.

Ayrıca, bireyin çaresizlik yaşantısında, maruz kaldığı durumun özelliklerinden daha çok bu duruma getirdiği açıklama ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle, Peterson ve Seligman (1984) yükleme biçimi yerine açıklama biçimi teriminin kullanılması gerektiğini belirtmişler ve bunu bireysel bir farklılık olarak değerlendirmişlerdir.

Sonuç olarak, gözden geçirilmiş öğrenilmiş çaresizlik modeli, (Abramson, Seligman ve Teasdale 1978) kontrolün olmaması durumunu içsel, sürekli ve genel nedenlerle açıklama konusundaki alışkanlığın, bireylerde çaresizlik yaşantısına neden olduğunu öne sürmektedir.